Hande was here

Listen to your own silence, love your own silence, share your silence. Let your silence consume all fear. Love what comes from within you. Silently, to orbit the world... and you... orbiting the world... Re-enter the world as a shower of sparks in the unbroken soul of silence... and joy:)

Monday, November 27, 2006

Eflatun Öykü


Güneşi karanlıkta beklediğim gecelerden birinin düşünde gördüm onu bir keresinde:

O gece yalnızlığın arka sokaklarında vakit oldukça geç, yarın olmamış kadar da erkendi. En mütevazi giysilerini giymiş, az önce yağan yağmurun yansımasından yeni uyanmış binlerce çiğ damlası asılıydı gecede. Köşebaşında şemsiyesiz oturmuş, kucağında açılmamış mektuplar, gözlerinde gizli yağmurların ürkekliği, tanıdık bir geçmiş zaman çığlığının yargıcını bekliyordu. Hafifçe camı araladım. İsmini seslenmeye kalmadan çiğ damlaları çoktan dışarıya hapsolmuştu bile. Odamda tam karşımda kalın perdelerin arkasında sırılsıklam duruyordu. Ağır ritmlerle tükenmeye yüz tutmuş odunları, yarım kalmış tümcelerle harmanlayıp sobaya attım. Bir anda çelik ipe sarılı koca kümülüsün düğümleri teker teker açılıp, ağlamaların hazzı aktı dostluğa. Perili zamanların ıslaklığı tüm eflatun saflığıyla sabahlara dek sürdü.

Adını hatırlamadığım ertesi sabahların birinin düşünde, çıplak ayakla güneşte yürüdüğünü gördüm. Gözlerim kamaştı önce. Sonra nedense ayaklarım sızladı birden. Rastladığım ilk düşünceye, beni hemen kümülüse götürmesini söyledim. Bin uyku zamanı yol aldık. Gitmediğimiz okyanus, sormadığımız nehir kalmadı. Bulamadık...

Dönerken yolda, yeni doğmuş bir gri buluta rastladık. Ağlıyordu. Ama ne ağlamak! Gözyaşları ip ip olmuş, aşağıdaki insanlara çelik mermi gibi yağıyor, insanlar bağırıyor, kaçışıyor, ölüyordu. Tam bir katliam yaşanıyordu. Çelik yumağı insan cesetleri dağ dağ, tepe tepe birikmişti. Nasıl bir düş yorgunluğuydu bu? O daha hiç açmamış lotus çiçeği nasıl yaratabilirdi böylesi bir dehşeti? Ne için? Bir hiçsizlik intikamı için mi? Yoksa kümülüsün genetik bir dehşeti miydi bu? Öksüzün dört yapraklı yonca bulamama endişesi saklıydı o gözlerde. Habersiz doğan bir güneşin muhtemel kurbanı olan kümülüs için ağlıyordu besbelli. Ama ne kuruduğunun farkındaydı... Ne de kimbilir hangi yaprakta kümülüsün onu beklediğinin...

Arşın kabuğuna son baktığımda çelik lavların fani kıvılcımlarını gördüm. Ardından heykel mezarlarının buz gibi soğukluğu ve öksüz bir çiğ damlası daha...

Şimdi içeride yine yağmur yağıyor. Bahar saatlerinin söğüt kokusu geliyor burnuma. Kötü giysili kuklaların otobüs beklediğini görüyorum. Ama onlar ıslanmıyor. Koskoca bir bahar serinliğinde kuruyorlar. Avaz avaz susmak, buna çare değildir..bilirsin dostum. Nasıl anlatabilirsin ki onlara dişlerini parlatmadan da gülebileceklerini?

Korkulu düşlerin yanlışlığından uyanmalı önce. Eflatun öykülerin en temiz elbiselerini giydirip, can vermeli onlara. Öylesine sevmeli, öylesine şımartmalı ki, hiç tutulmamış eli onlar için tutmalı, onlar için biriktirmeli en dumansız nefesleri. Ara sırada, güzel öyküler yazmalı...

(Öyküler-Hande B. /1995)

1 Comments:

Blogger AD said...

Merhaba, güzel öykü! "Güzel öyküler yazmalı" "Avaz avaz susma"lı...
Hoşçakalın...

Monday, February 05, 2007 1:58:00 pm  

Post a Comment

<< Home

carpet cleaners
carpet cleaners Counter